Muslera Dünyanın En İyi Kaçıncı Kalecisi?
Her gün, sıradan bir insan gibi hayatımıza devam ederken, bir gün bir şey oluyor ve düşünmeye başlıyoruz: “Muslera dünyanın en iyi kaçıncı kalecisi?” Bunu sormak ne kadar doğru, değil mi? Ama gerçek şu ki, İzmir’de yaşayan 25 yaşında, arkadaşlarıyla sürekli espri yapan ama bir yandan da her şeyi fazlasıyla düşünen ben, bu sorunun cevabını tam olarak verememekle birlikte, Muslera hakkında derin düşüncelere dalmaktan kendimi alamıyorum. Ya da belki de sadece bu konuda espri yapmayı seven biri olduğum için.
Düşünün; bir gün arkadaş grubuyla kafede oturuyoruz, tabii ki konuyu açan ben oldum. “Muslera dünyanın en iyi kaçıncı kalecisi?” diye sorunca, aniden herkesin dikkatini çekiyorum. Sadece şunu unutmuyorlar, ben bazen bu tür derinlikli soruları gerçekten ciddiye alıp üzerine felsefi seviyede düşünüyorum. Ve sonra, arkadaşlarım da benimle dalga geçmeye başlıyor: “Muslera mı? Hadi canım, dünyanın en iyi kalecisi mesela Neuer değil mi?”
Tabii ki ben de sinirleniyorum, ama içten içe cevap veriyorum: “Tamam, Neuer belki 1. sıradadır ama Muslera da bence ilk 5’te olmalı. Bunu daha önce düşündüm.” Bu tür bir yaklaşım, arkadaş ortamlarında ne kadar komik olursa olsun, bir tür içsel savaşa dönüşüyor: Muslera’nın gerçekten dünyanın en iyi kaçıncı kalecisi olduğunu düşünmek, her anlamda beni zorluyor. Neyse ki, az sonra bir kahve içeceğiz ve her şey unutulacak, değil mi?
Kalecilik ve Muslera: Yalnızca Toplarla Değil, Bir Felsefi Sorun
Bütün bunlar tabii ki bir kenara, kalecilik başka bir şey. Gerçekten başka bir şey. Bir kalecinin dünyanın en iyisi olabilmesi için yalnızca topa iyi zamanlamayla müdahale etmesi yeterli değil. Yani, kalecinin fiziksel becerileri önemli tabii ki, ama işin ruhsal boyutu da var. Mesela Muslera, Galatasaray’da yıllardır sahada, her seferinde o korkunç kritik anlarda bizleri yalnız bırakmıyor. Öyle anlar oluyor ki, maçın sonunda galip gelmesek bile, Muslera’nın yaptığı kurtarışlar sayesinde çok rahat bir şekilde “Vay be, gerçekten iyi kaleciymiş” dedirtiyor.
Bir kalecinin ruh hali önemli, abi. İnsanların ruh hallerine bakın, bir bakmışsınız başarmışlar; bir bakmışsınız her şey yerle bir olmuş. Muslera’nın bu konuda özellikle dikkat çektiğini düşünüyorum. İstikrarlı, sakin, bazen sert bazen yumuşak… Muslera’yı izlerken, çok ciddi bir içerideki boşluğu da hissediyorum. Yani, gerçekten “bu kaleci ne düşünüyor, acaba topu nereye atacak?” diye düşünürken bir yandan da kendimi onun yerine koymaya çalışıyorum. “Acaba ben sahada olsam ne yapardım?” diyorum.
Muslera ve İroni: Dünyanın En İyi Kaçıncı Kalecisi?
Evet, kabul ediyorum, Muslera gerçekten çok iyi bir kaleci. Ama o kadar iyi mi? Dünyanın en iyisi değilse, en iyiler arasında mı? Aslında ben bunu düşündüğümde, aniden kendimi bir ironinin içinde buluyorum. Çünkü kaleci pozisyonunu düşününce, insanın aklına geliyor: Kalecilik, gerçekten tek başına takımı sırtlayacak bir pozisyon mu? Kimi zaman topu kurtarmak için yalnızca reflekslere güvenmek gerekiyor. Ama bazen, o topa müdahale etmek ve takımını kurtarmak, o kadar çok strateji gerektiriyor ki, bir kalecinin futbol zekasıyla birlikte liderlik vasfı da öne çıkıyor. Ve işte Muslera burada devreye giriyor.
Bir an için hayal ediyorum. Muslera, sıradan bir günde bizim mahallede futbol oynuyor. Onu izlerken kafamızda iki soru beliriyor: Acaba bugün nasıl bir müdahale yapacak? Ve “Muslera bu durumda nasıl bu kadar sakin olabiliyor?” Mesela, bir maçın ortasında “ne yapmalıyım, bu topu nasıl çıkarırım?” diye düşünmeyen bir kaleci var mı? İşte Muslera, o tip oyunculardan değil. Her pozisyonda, her zaman tam bir profesyonel. Gerçekten de, belki de dünyanın en iyi kaçıncı kalecisi sorusunun cevabı bu kadar net olmayabilir.
İzmir’in Sıcak Gündelik Yaşamında Muslera’nın Yeri
Bu soruyu bir de İzmir’in sıcak gündelik yaşamında düşünelim. Her sabah karşılaştığım, hayatta genellikle soruları değil de cevapları seven o tip arkadaşlarım, Muslera’nın 1 numara olmasını tabii ki istiyorlar. “Dünyanın en iyi kalecisi işte Muslera ya, başka ne olabilir?” diye ısrarcı oluyorlar. Ama ben, bu tür konuşmalarda hep bir adım geride kalırım. Çünkü ben, her şeyi çok düşünürüm. Acaba Muslera gerçekten 1 numara mı, yoksa diğer kaleciler daha mı etkili? Bu soruyu sordukça aslında hayatın bir parçası haline geliyor. Sonuçta, futbolda herkesin farklı bir bakış açısı vardır, değil mi?
Bazen de, yazın ortasında arkadaşlarla futbol sahasında “hadi bir maç yapalım” dediğimizde, bu sorular hiç bitmez. Mesela topu Muslera’ya atsanız ne olur? Topu çıkarıp bir anda herkesin kahkahalarını alabilir. Ama ya rakip takımın kalecisi Messi falan olursa? O zaman Muslera’yı aniden yeni bir açmazda buluyoruz. “Muslera’ya rakip olacak tek kaleci Messi,” diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Sonuç: Muslera Hala Bir Efsane
İzmir’deki arkadaşlarımın birçoğu Muslera’nın dünyanın en iyi kalecisi olup olmadığı konusunda kafası karışsa da, bir şey çok net: Muslera, kendi çapında bir efsane. Belki de gerçekten dünyanın en iyisi olmasa da, ilk 10’da yer almayı hak ediyor. Hem yetenekleriyle hem de saha dışındaki tavırlarıyla. Gerçekten de bazen, Muslera’yı izlemek sadece bir futbol maçı değil, bir derstir. Zaten biraz düşününce insan, dünyanın en iyi kaçıncı kalecisi olduğu sorusunun cevabını bulmak yerine, sadece ona minnettar olmak gerektiğini fark eder. Ne de olsa Muslera, sadece bir kaleci değil; bir futbol efsanesidir.
Ama hadi gelin, bir yandan da eğlenelim. Muslera’yı izlemek, aslında sadece futbolun büyüsünü değil, biraz da hayatın ironisini anlamamıza yardımcı oluyor. O yüzden, belki de dünyanın en iyi kaçıncı kalecisi olduğundan çok, “o bizim Muslera’mız” demek daha doğru olur.